Aziz Nesin – Benim Delilerim

Aziz Nesin’in okuduğum “Benim Delilerim” adlı kitabında Aziz Nesin kendisine gelen mektupları ve hayatındaki delilerin hikayelerini yazmış. Deliliğin çeşitleri ve insanın nasıl delirdiğini güzel bir şekilde anlatmış bize. Kitabı okuduktan sonra belki sizde bir tür deli olabilirsiniz. Bunu anlamanız için kitabı okumanız lazım. Kitabı buradan alabilirsiniz. Nesin Yayınevi Nesin Vakfına da bir katkınız olmuş olur.
Bazı anılarında üzülecek bazı anılarında çok şaşıracaksınız acaba bende mi deliyim diyeceksiniz. Bende Aziz Nesin’in hayatından geçmiş bazı delilik anılarını burada kısaca yazıp sizlerle paylaşıcam.

Aşağıda kitabın bir bölümünü kısaca alıntı yaparak sizlerle paylaşıyorum. Tamamını okumak için kitabı alabilirsiniz.

Büyük Bir Sabotajcı

                Harbiye askeri cezaevindeydim. Yıl 1948… Cezaevinin üç büyük koğuşu var, birine siyasi tutuklular doldurulmuş. Cezaevine daha kendisi gelmeden haberi geldi: Bir sabotajcı yakalanmış, azılı bir sabotajcı… Herkes merakla birbirine soruyor: Ne yapmış, ne yapmış?

                Önceleri kimse bişey bilmiyordu, sonra haber ucuzladı. Tramvayı yoldan çıkarmış. Cezaevinde, kızları, kadınları, çocukları, oğlanları yoldan çıkaranlar, hatta kendileri yoldan çıkmış olanlar doluydu, ama tramvayı yoldan çıkaran ilk gelecekti.

                Bigün öğleden sonra tramvayı yoldan çıkaran sabotajcı getirildi. Süklüm püklüm, sünepe, sinameki, zayıf, kuru, adam çirozun biri… Temiz giyimli. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş. Tutuklanalı bir hafta olmuş. Emniyet Müdürlüğünde sorgusu yapıldıktan sonra buraya getirmişler. Hala da ağlıyor.

   O’nun verildiği koğuştan biri,

    -Ulan, böyle de sabotajcı mı olurmuş be… diye şaşkınlığını belirtince, yanındaki,

    – Sabotajcının boynuzu kulağı olacak değil ya, o da senin benim gibi bir Allahın kulu işte… dedi.

                Başka biri de bilgiç bilgiç,
                – İşte asıl böylelerinden sabotajcı olur… dedi.
Meraklılar yanına sokulup, geçmiş olsun, dedikten sonra, hangi işten, neden, nasıl yakalandığını, niçin tutuklandığını soruyorlar. Ama O, ağlamaktan hiçbir soruya yanıt veremiyor.

                Ancak iki-üç gün sonra neden tutuklandığı anlaşılabildi. İstanbul Belediyesinin tramvaylarında bilet denetçisi (kontrolör) imiş. Bir sabah erkenden hamama gitmek için evinden çıkmış.

               

               Bilet denetçisi, kolunun altında karısının verdiği hamam bohçası, Dolapdere’den yukarı çıkmış, hamama gitmek için Kurtuluş durağında tramvay bekliyor. Tramvaycı olduğundan, tramvaya bilet parası vermeyecek.

                Durakta tramvay beklerken ne olup bittiğini anlayamamış, sivil polis olduklarını sonradan öğrendiği iki-üç kişi birden kollarına girip kargatulumba etmişler, çocuklara uçtu uçtu yapar gibi, adamın ayaklarını yerden kesip polis arabasına atmışlar, oradan da Emniyet Müdürlüğüne, sonra da atıyorlar hücreye…

                O zamanlar Harbiye askeri cezaevinde ziyaret günleri, ziyaretçilerle tutuklular orta bahçede yanyana oturup görüşürlerdi. Tutuklular sabah erkenden bahçeye ziyaretçileri için yer hazırlarlardı. Gölge tutacak duvar diplerine, yerlere halı, kilim, seccade serilir, üstlerine minder, yastık konulur, ziyaretçi beklenirdi.

        Tramvaycının ziyaretçisinin ilk gelişi nasıl olduysa, ondan sonra her ziyaret günü aynı biçimde geçti. Haftanın ziyaret günü sabahı, bahçe kapısından ilk giren Tramvaycının karısı olurdu. Bir çocuğu kucağında, bir çocuğunun elinden tutmuş, çocuğu tutan elinde yiyecek paketiyle, ağlayarak gelirdi.

Ziyaret saati bitince, oradan en son ayrılan, ama yine ağlayarak ayrılan Tramvaycının karısı olurdu. Her ziyaret günü böyle ağlaşırlardı.

                Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümü öğrencisi Jak İhmalyan, hocası Bedri Rahmi’nin atelyesinde çalıştığı bigün, ordan apartopar alınıp tutuklanmıştı. Ayakkabısı eskimesin diye, çoğu siyasi tutuklular gibi Jak da takunya giyerdi cezaevinde. Bigün Jak,

  • Bu Tramvaycı deli… dedi.
  • Nasıl deli?
  • Basbayağı deli işte… Adamın sabotajcılığının içyüzünü anladım.
  • Neymiş?
  • Bakın, görün şimdi.

                Tramvaycı bahçede, elleri arkasına bağlı, bir duvardan karşı duvara gidip geliyordu. O’nun gidip gelişine volta atmak denilemezdi. Daha volta atmasını öğrenememişti.

                Tramvaycı arkasını bize dönmüş duvara doğru yürürken, Jack elindeki boş konserve kutusunu adamın yolu üstüne bıraktı. Biz altı-yedi arkadaş, iki geçeli durmuş, olacakları seyrediyorduk. Tramvaycı duvara gitti, döndü, yürüyor. Konserve kutusunun olduğu yere geldi. Kutunun yanından yada üstünden geçebilirdi. Hayır, geçmedi. Eğilip yerdeki konserve kutusunu aldı, duvarın dibine koyduktan sonra yine yürüyüşünü sürdürdü. O arkasını dönmüş giderken bu kez Jak, tomar yaptığı bikaç gazeteyi yine Tramvaycının yolu üstüne koydu. Tramvaycı döndü, yürüyor. Gazete tomarının yanına gelince duraksadı. Gazete tomarını ayağıyla ite ite yana çekti, ondan sonra yürüdü.

 

Çok düşünmüşümdür o Tramvaycıyı… Çocukluğunda kimbilir ana babası kaç kez O’na

  • Herşeyi yerli yerine koy!… Ortada bişey bırakma!… Herşeyin bir yeri olsun!… Yerdeki şeyi kaldır, kendi yerine koy!… demişler, böyle eğitmişlerdir. Belki de dediklerini yapmadığı için O’nu kaç kez azarlamışlardır. Kötü mü eğitmişler? İyi elbet…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir