Cebi Delik

CEBİ DELİK
YAZAR: Paul Auster
YAYINEVİ: Can Yayınları
ÇEVİRİ: Seçkin Selvi
ÖZGÜN ADI: Hand To Mouth
6. Baskı, Nisan 2015, İstanbul, 136 Sf.

”Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir ”meslek seçimi” değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince ömrünün sonuna kadar uzun, çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir.” Ta ilk paragrafın içindeki bu alıntının üzerimde oluşturduğu uzun soluklu etkiyi tarif edemem. Bir hayaliniz var; yazar olmak. Lakin yazarlığın size uzun vadede bir getirisinin olmayacağının da farkındasınız. Ya çifte yaşam sürmeyi kabul edeceksiniz ya da kemeri sıkıp artık kemerde açacak delik kalmayana kadar yazdıklarınızı kıymetlendirecek bir arayışın peşinde koşacaksınız.

Paul Auster, yazar olma sürecindeki mücadelesini konu ediniyor bu eserinde. Bizim bir çırpıda yazdıklarını okuduğumuz, puanladığımız beğendim beğenmedim diye kestirip attığımız bir yazarın otobiyografisinin şu 100 küsur sayfaya nasıl sığdığını göreceksiniz. Sığar elbet. Cebi delik çünkü, yukarıdan atıyorsunuz aşağıdan düşüyor. Bir eserin oluşum sürecini en talihsiz hâlleriyle; ”Elimi attığım her şeyin kuruduğu bir dönem.” diye nitelendirdiği hâlleriyle görüyoruz. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyor. Ailesiyle işler karışık, işin içine gönül meselesi de girince iyice nefes aldığı alan daralıyor. Karşılaştığı yenilgilerle insan nereye kadar başa çıkabilir, ya da sonucunu öngördüğü bir hayali nereye kadar sürdürebilir? ”Sonuna kadar.” diye cevap veriyor Paul Auster. ”İlle de şuyum buyum eksik olmasın diye bir derdim yoktu, yoksulluktan da korkmuyordum. Tek istediğim, becerebileceğime inandığım işi yapma fırsatını yakalamaktı.” Diyor başka alıntısında. Bu düşünceyle çıkıyor yola. Lakin paranın kuvveti onu her seferinde yere seriyor. Defalarca kez yazdıkları kabul görmüyor. Parasız kalıyor. İstemediği tonlarca geçici işler yapıyor. Kıt kanaat geçinmesine yeterli olandan fazlasında gözü olmadığı için ona göre hesabını yaparak adım adım ilerlemeye devam ediyor. ”Artık kitaplardan söz etmek değil kitapları yazmak istiyorum.” Diyor diğer alıntısında ve bu âşkla yanıp tutuştuğunu gösteriyor. Bir yazarın yazar olma sürecindeki yenilgilerini, yitiklerini okudukça insan okuduğu üç beş sayfanın altında eziliveriyor. Bu kadar zorluğun, bu kadar çaresizliğin, bu kadar yenilginin içinde tek başına dirilerek yazmış; dirilişinde elinden tutan hiç kimsesi olmamış diyorsun. Bunları yalın ve etkili bir anlatımla aktarıyor. Lakin kapsamlı ve derin tahliller de yaptırıyor insana. Seni bir şekilde yaşantısına dahil ediyor. Sadece yazmakla ve yazdığını kabul ettirme mücadelesiyle bitmiyor yazarlık. Zamana da karşı mücadele vermek icap ediyor.

Paul Auster’ın hayatında başına gelebilecek her şeye karşı içinde ufacık da olsa koruduğu umudu mu onu ayakta tutuyordu, yoksa yazarlığa duyduğu vazgeçilmez tutkusu mu bilinmez. Ama sonuna kadar direndiğini gördüm, onun yaşantısında onun adımlarına basarak yürüdüm bu kitapta. Olanı anlatıyor, olması gerekenlerle vakit öldürmüyor. Yaşadıklarını, ailesel ve çevresel sorunlarını, parayla ve güçle olan mücadelesini gerçekçi hâliyle ve tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Çoğu eser bırakanlar, adlarını oldukları dönemde değil de sonrasında, yıllandıkça ya da öldükten sonra duyuruyor. Fazlasında gözü olmayan ve yazdığı eseri görünür kılacak ufacık bir imkâna kavuşan birinin yaşadığı sevinci görünce insan sorun dediği şeyleri tekrar sorguluyor. Buna ilişkin Hisar Dergisi’nde Selâhattin Batu tarafından yazılan bir yazı okumuştum. Onu da iliştireyim:

”İnsanoğlu işini bitirmeden ölmez, yasa budur dünyada… Ölüm bizim aylaklaştığımızı, gücümüzün tükendiği günü bekler. Dikkat edin fikir, sanat adamlarına, o kahramanlara… Çoğu yapacaklarını yaptıktan sonra göçmüşlerdir. Hiçbir yemiş yarım kalmamıştır ağaçlarında. Çok genç yaşta ölenleri bile en güzel şiirlerini söylemişlerdir daha önce. Belki acele etmişlerdi kimileri, ya da bir kaza yenmiştir onları Camus gibi ama boş elle göçmemişlerdir dünyadan, asla… Ağaçlar içleri kuruyunca ölür, şairler içleri susunca…”

Her yazar gerek yaşadıklarıyla gerek kurgusuyla birilerine bir şeyler kazandırıyor ya da kazandırdıklarının kıymetini bilmelerini gösteriyor.

Son olarak kitaptan şu alıntıyı da eklemek istiyorum:
”Bize “herkese özgürlük ve adalet” kavramını öğretmişlerdi; oysa gerçekte özgürlük ile adalet çoğu kez birbiriyle çelişiyordu. Para peşinde koşmanın adil olmakla ilgisi yoktu; o konuda geçerli toplumsal
ilke “Her koyun kendi bacağından asılır,” görüşüydü. Bu piyasanın insanlıktan nasıl uzak olduğunu kanıtlamak istercesine, neredeyse bütün atasözleri de hayvanlar âleminden alınmıştı: kurtlar sofrası, insan insanın kurdudur, boğalar ve ayılar, batan gemiyi önce fareler terk eder, yaşamak güçlünün hakkıdır. Para, dünyayı kazananlar ve kaybedenler, sahip olanlar ve olmayanlar, diye bölmüştü. Bu, kazananlar için eşi bulunmaz bir düzendi; peki kaybedenler ne olacaktı? ”
Soralım o hâlde: ”Kaybedenler ne olacaktı ya da kaybedenler kimin umurunda?”


Not: Alıntıdır. Ebru G

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir