Şükrü Erbaş – Kuş uçar kanat ağlar


İYİ GÜN SİNEKLERİ!
Biz, can evimizden bir salkım sevinç gönderdik, siz o sevincimizi çığlığa çevirdiniz. Ölümle çevirdiniz, gözyaşıyla çevirdiniz, yalnızlıkla çevirdiniz, öfkeyle çevirdiniz… ama asla korkuyla değil. Korku sizin varlığınızın mayasıdır, bizim değil. Bizim her birimizin şimdi binlerce oğlu, kızı var. Siz, çocuğunuzdan bile korkarak çürüyeceksiniz. Biz, bin yıl sonra da aynı saygıyla, hasretle çocuklarımızı seveceğiz. Bizim sevgimizin zaman ölçüsü yok. Ey sabahlar –diyeceğiz- ey akşamlar, yazlar, tenha yapraklar, al yeşil arzular… ey aralık kapılar, gözyaşı boyalı perdeler, alın çizgileri, kuruyan boğazlar, kirpik döken öfke… her saniyesini bin ölüm bekleyişler, bilmenin çeki taşı, acının onuru, haklı olmanın çaresizliği… ah bizim oğullarımız, kızlarımız… sizin büyük hatıranızı, bizim büyük yalnızlığımızı hafifletecek bir zaman ölçüsü olabilir mi hiç?

Ya siz, ey zulmün sahipleri, çirkinliğin kapıkulları, haysiyet yoksulları… sizin nefretinizin bir ölçüsü var mı peki? İnanacağınız bir tanrı, insan olacağınız bir merhamet kaldı mı? Bu kadar büyük bir mezarın üstünde nasıl oturacaksınız? Bir gün en yakınlarınız sizin ölünüzün başında, siz en yakınlarınızın ölüleri başında dönüp duracaksınız. Yok, yanlış oldu, dönüp durmayacaksınız. Biz yine de inceliği elden bırakmayalım, o son gününüzde size Shakespeare’den birkaç lanet sözü çok uygun bir dua olacaktır: Hepinize uzun, nefretle dolu ömürler dilerim / Sizi yılışık, yapışkan aşağılıklar sizi! / Kibar kıyıcılar, centilmen kurtlar, uysal ayılar / Sizi servet soytarıları, otlakçılar, iyi gün sinekleri!

VAROLUŞ İTİRAFI

Genç adam, dış dünyada bulamadığı neyse, nelerin kırıklığı, nelerin hevesiyse, katılmak için dergâhın kapısını çaldı. Binlerce gecenin ve yakarışın esrarından süzülmüş, aksakallı, incecik, uçuk bir İsa tasviri gibi bir derviş açtı kapıyı. Genç, içinde yapraklı bir göl, gölgeli bir sesle dergâha katılmak istediğini söyledi. Derviş, dalgınlıktan öte gözlerle baktı gence. Bir şey söylemeden usulca kapattı kapıyı. Şaşkın kalıverdi tanrı heveskârı. Kısacık, uzunca, bir zaman sonra kapı açıldı. Derviş, elinde su dolu bir kova, bir şey söylemeden gencin önüne koydu. Sonra bin yıllık bir bilginin karşılığını bulmak ister gibi baktı yüzüne. Genç, bu sırrı binlerce yıl önceden biliyormuş gibi incecik bir gülümsemeyle yanı başındaki gül ağacından bir yaprak kopardı, suyun üstüne bıraktı. Derviş, üstündeki esrara yakışan bir gülümseme, aradığı yanıtı bulmanın sessiz sevinciyle, dergâhın kapısını ardına kadar açtı.

Derviş, harflerin sesiyle büyüyü bozmadan, genci incitmeden “doluyuz” demiştir. Genç, bilgeliği görmüştür, inceliği görmüştür, içerdeki dünyayı görmüştür. Kendi sığlığında boğulan dünyadan, doğru yere geldiğine bir daha inanmıştır. “Ben taşırmam” demiştir. Kapı, sessiz bir alfabeye, onun çağrışım yüklü cümlelerine, dışarının kaybettiği bir sonsuzluğa açılmıştır.

         Bir dil büyüsüdür yaşanan. Kalabalıkta kaybolmuş hayatımızı, göreceli bir yalnızlıkla yeniden kuran bir mucizedir. Sibirya’ya sürgüne giderken, uğurlamaya gelen ağabeyine, “üzülme kardeşim, hayat her yerdedir” diyen Dostoyevski, belki de böyle bir insan derinliğini söylüyordu.

YARALAYAN ÖLENE DEK YARALANMIŞTIR.

         Mazlumun acısını zaman bir yaşama gücüne dönüştürür de, zalimin kötülüğü ölümden sonra da sürer gidermiş. Şimdi, tam yüz yıl sonra, sizi ana rahminizden kopardığımız yerden biz başlıyoruz kendi ana rahmimize doğru bir haysiyet sürgününe. Ölümden arta kalan yetimlerinizle vicdanımızı çitileyerek, el koyduğumuz mülklerinizle yaptığımız katliamın üstünü örterek bir yüksek hayatı yaşadığımızı sanıyorduk. Meğer bıraktığımız boşluk, aldığımız her solukta çocuklarımıza, onlardan da onların çocuklarına geçerek, bizi,  utanmanın ve merhametin o büyük, bağışlayıcı sularında ıssız, kıyısız, korunaksız bırakacakmış. Meğer sizi bindirdiğimiz tren katarları, bizim kirpiklerimizden çekilmiş raylarda gidecekmiş dünyanın bütün uzaklarına. Meğer canımızda şakıyan bütün şarkılar, sizin pencerelerinizden bizim bahçelerimize, bizim ayva sarı tüylerimizden sizin nar içi ağızlarınıza düşen yaşama nişanıymış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir