Ağlayan Çayır

Yunan üçlemesinin ilk filmi. Adının üçleme olduğuna bakmayın çünkü yönetmen üçüncü filmin çekimleri sırasında motosiklet kazası geçirip ölmüş. O yüzden sadece ikisi var.
Theodoros Angelopoulos kesinlikle hem sinematografik açıdan hem de işlenen konu itibariyle mükemmel bir film çekmiş. Başyapıt diyebiliriz. Yönetmenliğini üstlendiği filmin senaryosunu Tonino Guerra ile birlikte kaleme alarak görüntü yönetmenliğini ise Andreas Sinanos’a bırakıyor. Müzikleri ise Eleni Karaindrou’ya ait. Özellikle içinde uzun plan sekansları barındıran filmleri ayrı bir seviyorum. Kesilmeksizin devam eden bu plan sekanslar çoğunun sabrını zorlayacak türden ama bana göre sinemanın en etkili vuruşudur. Haricinde görsel olarak dış mekânın doğal ortamdan yana kullanılması filmi daha samimi yapıyor. Ne kadar az CGI, o kadar çok samimi bir film. Theodoros’un mekân tercihleri de genelde renksiz ve sade.

Yönetmen geniş bir tarihsel dönemi işlemiş filmde. Kısaca konusundan bahsedecek olursam:
Eleni, Odessa’da doğmuş fakat savaş döneminde gözleri önünde annesini babasını kaybetmiştir. Eleni, Alexis’in ailesi tarafından evlat edinilir ve 1919 yılında Kızılordu, Rusya’da Bolşeviklerin üzerine gidince yabancılar göç etmek zorunda kalırlar. Odessa şehrinde yaşayan bir grup Yunanlı zar zor bir gemi bulup Selanik’e gelir ve onlara kırsalda bir arazi gösterilir. Orada Spyros, eşi, çocukları ve Eleni ile birlikte bir ev inşa eder. Spyros’un eşi hastalık dolayısıyla ölünce gözünü Eleni’ye diker ve onla evlenmek ister. Düğün vakti Eleni ile Alexis kaçarlar. İzlerini kaybettirmek için sürekli yer değiştirirler. Orijindeki konu Alexis ile Eleni’nin vefalı âşkları oluyor şu bağlamda. Tarihsel döngü içinde âşklarının zamansal devinimleri konu edinmekte. Yönetmen bunu bir ”Yunan Trajedisi” diye adlandırarak Eleni üzerinden konuyu işliyor.

Renk seçimleri tek tonda oluyor özellikle filmlerinde dikkat ettiğim kadarıyla. Kıyafetler ya da filmin diğer imgeleri tek renge hapsedilerek simgeleştiriliyor. Misal kıyafetler bu filminde siyah beyaz üzerinde yoğunlaşırken başka filminde sarı yağmurluklu bisikletli adamlar göze çarpmakta. Gerçi her filminde o bisikletli adamlar olacak sanırım. Bunda da vardı. Filmdeki beyaz çarşaflar o kadar yağmura çamura rağmen hiç renginden ödün vermiyor. Aynı şekilde Eleni’nin beyaz gelinliği de. Kar gibi beyazlığını koruyor. Çektikleri acıların ardından hayata karşı güçlü kalmak ve yeniden canlanmak gibi. Zaten Angelopoulos Eleni’yi bir simge olarak kullandığını söylüyor. Troyalı Helen gibi ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor. Tüm sevdiklerini bir bir kaybediyor.

Filmdeki diğer ilgi çekici sahnelerden biri de sürekli yağan yağmur ve bundan ötürü çamurlaşıp duran yollar, nehrin köyü sel altında koyması, sal ile cenazenin getirilmesi(O nehir insan topluluğunu herhangi bir olayda belli bir düzende ağırlıyor sürekli: Göç vaktinde olduğu gibi ve cenazenin salla taşındığı sahnede olduğu gibi. Yaşanan savaş buhranlarının ve onca acının yükünü başta o nehir taşıyor.), Spyros’un koyunlarının ağaçta dilek çaputları gibi asılı durduğu sahne bilhassa beni çok farklı etkiledi, beyaz çarşafların boydan boya daima asılı durması ki sanırım barışı ve umudu simgeliyor bu da.

Kamerasını geniş açıdan kullanan yönetmenlerden biri Theodoros. Kadrajına tüm görüntüyü sığdırarak geniş bir bakış açısı sunar bize. O geniş çerçevede işlenen savaş dramı derinden, sade ve etkili ilerleyişini usul usul yapsa da diyaloglarla değil de görüntülerle konuşturuyor filmi. Anlatmak istediklerini çeşitli imgelerle, oyuncuların beden diliyle, müziklerle anlatıyor. O yüzden diyaloğu az tutarak görselliği ön plâna çıkartıyor. Şiir gibi bir tarz yakalamış ki mest ediyor bu tarz filmler beni. Durarak aksın duyguları ilmek ilmek işleyerek. Derme çatma köhne binalar, taşan nehir, sel altında kalmış evler ve nem tutmuş ağlayan çayırlar. Yaşanmışlıkları acıları yansıtıyor bünyelerinde. Tüm otların üstüne konmuş ayrı ayrı çiğ taneleri süzülüveriyor arta kalan sağ insanların yitiklerine.
Olmazsa olmazı danslar ve enstrüman çalan insanlar. Yaşanan onca acının müzikle yatıştırılmaya çalışılması gibi ya da uyuşturulmaya çalışılması.
Kameranın içine sığdırılmış gerçek bir yaşantı gibi duyguyla izledim filmi. Naçizane düşüncelerim budur filmle ilgili.

Not: Alıntıdır. Ebru G

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir