Kaplumbağalar – Fakir Baykurt

Köy hayatını, köy insanlarının yaşamlarını ve içsel gerçeklerini anlatan harika bir kitap. Kahramanlar o kadar güzel yansıtılmış ki hangi köye sapsanız onlardan birini şimdi bile görürsünüz. Onlarla kızıp, onlarla yorulup, onlarla mutlu oluyorsunuz. hele Kır Abbas… Bu adama hem çok kızıyorsunuz hem de çok seviyorsunuz. Ve Öğretmen Rıza’nın, muhtarın, Yusuf Oğlan’ın, Senem Gelin’in ve köylülerin de hakkını yememek lazım. Hepsi ama hepsi aslında bizim çok yakınımızda. Tabi yaşadıkları sıkıntılar da.

Fakir Baykurt’tan köye ve köylüye dair bir başyapıt… Küçümsenen, beğenilmeyen köylünün neler yapabileceğini, nasıl yoktan var ettiğini görüyoruz. Bu güzel işlerin devlet tarafından destekleneceği yerde köylünün engellerle karşılaştığını gördüğünüzde düzene bir kez daha sövüyoruz. Romandaki kaplumbağa imgesi ve kaplumbağalara dair bölümleri okuduktan sonra gördüğümüz her kaplumbağada Tozak köyünü, Kır Abbas’ı hatırınıza getirip hüzünlenmemek elde değil.

Yazılmış en iyi köy romanlarından biri ‘Kaplumbağalar’. Alevi köyünde geçiyor hikaye. Ama diyelim yoksulluk var, diyelim apaçık bir köy gerçeği var. Çırılçıplak bir cehalet var, ama zararsız, şehre çıkınca kendini belli eden, ama köyde sırıtmayan. Mesela çok ciddi bir tespit var ki; bugün hala geçerliliğini koruyan ve ciddi bir çoğunluğu ilgilendiren bir tespit. Şehirden tapu için gelen memurlara yumurta pişirir köylüler ve ‘şehirli’ bir memur yumurta yerken, bir tavuğun heladaki dışkıları eşelediğini görür yumurtayı yiyemez. Bu bir statü göstergesi, mesela bu bir imgeye dönüşür, tiksinmek olarak zuhur eder.. Sonra küçümsemek olarak zuhur eder. Halbuki o memur da aslında köylüdür. Halbuki tavuğun dışkıyı eşelemesinin bilimsel bir açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bunu herkes bilir. Yumurta daha güzel olur öyle. Ama o memur ve onun gibiler geldikleri yerleri çabuk unuturlar ve kötü birer eleştirmen olurlar. Toplumsal dönüşüme en ufak katkıları yoktur.
Öte yandan köylü ciddi bir çaresizliğin içerisinde kıvranmaktadır. Köye kil satmak için gelen adamın, kadınların çocukların önünde:’İyi-si-kil-in haaa!’ diye bağırmasına dahi ses çıkaramaz.
Daha buna benzer birçok şey var elbette. Ama kaderine terk edilmiş bir sınıf, köylü sınıfı, kendi kendine birşeyler yapmak istiyor ve yapıyor da.. Fakat kendi kendine pek birşey yapamayan üst sınıfların, üst düzey yöneticileri, küçük hesapların peşinde koşan küçük adamlar oldukları için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. Hikaye de bunun üzerine kuruludur. Çok can yakan bir sonu olan bu kitabın satır aralarında birçok mesaj var.

Beni Fakir Baykurt ile tanıştıran “Kaplumbağalar” romanınıdır. Okuduğum en iyi köy romanları arasında sayabilirim. Çorak Tozak Köyü’nün yoksul ama kanaatkar, cahil ama çalışkan insanları, Kır Abbas ve Eğitmen Rıza’nın önderliğinde canlarını dişlerine takıp elele vererek, bir üzüm bağı yeşertirler köylerinde. Bağı kurarken kendilerine “nasıl biliyorsanız öyle yapın” diyen bir “Devlet Ana” vardır. Lakin bağlar yeşerip, üzümler küfelere dolduğunda, üzümü yemek isteyen, aynı zamanda bağın da hesabını soran bir “Devlet Baba” çıkar karşılarına…
Bu muhteşem köy romanını okurken, ilk satırından son satırına kadar siz de bir Tozak köylüsü olursunuz. Bağ çapalanırken yorulur, üzümlerin olmasını beklerken sabırsızlanır, bağbozumu yaparken sevinirsiniz. Fakat kitabı bitirdiğinizde bağından edilmiş bir Tozaklı olmanın hüznü ruhunuza bu kitaptan yadigar kalacaktır.

Toplumcu gerçekçilik anlamında yazılan önemli bir eser. Toplumsal mesajlar veren güzel eserdir. Okumanızı tavsiye ederim

Kitaptan köylüye dair alıntı ile sonlandırıyorum:

Diyorsun ki taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma fitilli lambalar, kağnı, karasaban, tuluk… Senin bir şeyden haberin yok ki Emin Bey’im! Yazıyorsun iki çizik, alıyorsun bin, iki bin! Bizim bu kurak topraklarda yediğimiz yemekleri bulamayanlar da var! Yataklarımızı dersen, iyi kötü biz yatarız be efendim! İyisini buluncaya kadar kötüsüne eyvallah! Diyorsun ki fitilli lambalar! Tuluk suyu demenede karşılık vereceğim. Tuluğun değerini bilen bilir. Ondan sonra buyuruyorsun, komşular köyü bırakıp kente yörüsün! Yörüyene dur deyen yok zaten! Ama köyler boşalmasın! Köyler boşaldı mı, hepimiz boku yedik! Ulusun milletin beşiği köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner Emin Bey’im! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün; ama kaynak kurumasın. Daha o gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup mâmir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar! Bizde onların dilini biliyoruz. Baksana şu hallerimize. Kadastro! Ne demek kadastro? Meteoroloji rasat cihazı? Nedir bu? Irıza söyler, kasabada bir dairenin kapısında Malarya Eradikasyon yazıyormuş! Emin Bey’im biz Türk’üz hamdolsun! Dilimizde Türkçe. Bize diyorsun ki kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz. Bunu kabul etmiyorum! Biz kendi görgümüzü, bilgimizi biliriz. Hem iyi biliriz. Ama sizin görgüleri bilmeyiz. Siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Biz diz bile çökeriz. Masa, sandalye deye tuz yumurtlattın Battal’a. Dal öğlen bir saat uyumadan edemiyor hiç biriniz. Uyku dediğin geceye mahsus. Ee, hani görgülüydünüz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Ama senin gördün mü iyi, benim görgüm mü, orası ayrı. Sen Gazi Kemal’i duydun, ben gördüm. Memleketin efendisi köylüdür deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşı’nı köylülerle kazandı. Eğer varsa, yarın cennete de köylüler gidecek önce. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışır. Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar beyler anasını sinkaf etmiş köylünün, belini doğrultamıyor o yüzden!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir