Stalin’in Damadı

Aziz Nesin’in Benim Delilerim adlı kitabından bir delirtme anısı daha. Bir insan nasıl delirir, delirtilir. Stalin’in Damadı başlığı altında anlatılan ülkesini ve milletini seven bir devrimci öğretmenin hayatını kısaca aktarıcam. Kitabın tamamını okumak için sahaf veya kitap satan sitelerden temin edebilirsiniz.

           Hilmi Ziya sağa kaydıkça, bizim arkadaşla aralarında sürtüşmeler başladı. Çünkü arkadaşımız dergilerde, sol gazetelerde yazıyor, kendisi dergi çıkarıyor, bir Türk felsefe derneği kurmak için uğraşıyor ve ayrıca Türkiye Sosyalist Partisi’nin de önde gelen üyesi… Genç, dinamik bir adam… Ama hasta, oldukça ağır ülseri var.

Çok sinirliydi, her zaman değil, ama kızınca… Bir yazısını, çıkardığım dergide yayınlarken, kimi Osmanlıca sözcüklerini Türkçeleştirdim diye bana çok kızmıştı. Bayağı kavga etmiştik.

Ben,

-Yazının anlamı değişmedi ya… diyordum.

O,

-Ne hakkın var değiştirmeye? diye bağırıyordu.

Siyasi polisin başka ne işi olacak? Elbet böyle bir genci siyasi polis mimledi, ya da fişledi diyelim… Adım adım izlenmeye başlandı. Üniversitede de izleniyordu, evinde, yolda gizlice denetleniyordu. Bu durumda Hilmi Ziya, yanında asistan kalması için elbet O’nu seçip yeğleyecek değildi, başka birini yeğledi. Asistanlıktan çıkarıldı. İşsiz kaldı. Evliydi. Karısını çok, pekçok seviyordu. Türkiye Sosyalist Partisi’ndeki bilimsel konferanslara eşini de getirirdi. Güzelcecik bir kadındı eşi.

İşsizlik, geçim sıkıntısı… Çok küçük bir ücretle, bir yabancı azınlık okulunda Türkçe öğretmenliğine başladı. Ordan aldığı para ev kirasına bile yetmiyordu. Birlikte, üzüm, peynir, domates yiyerek bütün bir günü çalışarak geçirdiğimiz çok olmuştur.

Girit’liydi. Bir dayısı vardı, görmemişti dayısını, salt adını biliyordu. Çünkü önemli adamdı. Dayısı, çok gençken Hıristiyan olmuş, papaz olmuş, papazlıkta da çok ilerlemişti. Papa’dan bir önceki, metrepoliten midir nedir, işte o yerde bulunuyordu dayısı. O sırada yine papa seçimi vardı. Dayısı, papa adayları arasındaydı.

Çok iyi bir kardeşi vardı. Gümrük komisyoncusuydu ve sıkıntı çeken ağabeyine parasal yardımda bulunuyordu.

Günün birinde, bir kocanın başına gelebilecek felaketlerin en büyüğü O’nun başına geldi. Siyasi polise O’nun komünist olduğuna değgin bir ihbar yapılmıştı. İhbarı yapana polis sormuştu:
-Ne gibi belgeler var?
-Belgeler evdedir, gelin bakın…
Polis evine baskın verdi Kitaplar, kitaplar, kitaplar… Başka hiçbir belge bulunamadı. Bulunamazdı, çünkü hiçbir gizli ve yasadışı işi yoktu. Kitaplar da yasak kitaplar değildi. Bir hafta sonra, evinden alınan bütün kitapları geri verildi. Ama siyasi polis bununla yetinmedi. Muhbirin kim olduğunu söyledi.

-Sizi ihbar eden eşinizdir.
İnanmadı. Polis kendisine kötü bir oyun oynuyordu.

O zaman polis, eşinin imzalı dilekçesini ve ifadesini gösterdi.

O denli çok sevdiği güzel karısı, hem de iftira ederek, hem de yalan söyleyerek O’nu polise ihbar etmişti. Karısı, iyi rol yapmıştı, polis açıklamasa, karısının kendisini ihbar ettiğini hiç bilmeyecekti.
Boşandılar.
Küçük ücretli Türkçe öğretmenliğinden de çıkarıldı.
Kısacası, her yandan sarıldı, kuşatıldı.
Duyduk ki Avrupa’ya gitmiş.
Aradan birkaç yıl geçti.

Kıbrıs’a gidiyor. Ne olmuşsa işte o zaman Kıbrıs’ta olmuş. Kıbrıs o amanlar Fazıl Küçük’ün Kıbrıs’ı. Türkiye bütün çabasıyla küçük Amerikan olmaya, Kıbrıs da küçük Türkiye olmaya çalışıyor. Kıbrıs polisi yakalıyor, çok ağır işkenceler görüyor, hapse atılıyor. Bütün bunların nedenini öğrenemedik. Çünkü, artık başına gelenlerin nedenlerini anlatamayacak denli akıl hastasıydı arkadaşımız. Yalnız zaman zaman parçapürçük söylediklerinden Kıbrıs’taki işkencelerle aklını oynattığı anlaşılıyor. Eh artık, aklını oynattı, yapacaklarını yaptılar, başardılar, bırakıyorlar hapisten… İstanbul’a geliyor. Ama kendisi daha İstanbul’a gelmeden, Kıbrıs’taki Türk yönetimi polisinin raporları gelmiş oluyor. İstanbul’a adımını atar atmaz polis yakalıyor, yine hapse atılıyor. Artık O eski insan değildir. Abuk subuk konuşuyor, saçmalıyor…

Epiy zaman da hapiste yattı. Suçsuzdu. Çıkardılar.

Hapisten çıktıktan sonra sakal bıraktı, ama hiç düzene alınmamış bir sakal… Eski arkadaşlarıyla karşılaşınca, başka bir dünyada yaşar gibi konuşuyordu. O, Stalin’in damadıydı. Yakında karısının yanına gidecekti.

İstiklar Caddesi’nde gördüm O’nu. Kimseyi tanımıyordu. Arada sırada eski arkadaşlarından tanıdıkları oluyordu. Karşılaştığımızda beni tanıyıp tanımadığını bile anlayamadım. Hep karısından konuşuyordu, yani Stalin’in kızından… Karısının yanına gidecekti. Anlatırken gözleri hedefsiz bakıyordu, beni gördüğünü bile sanmıyorum.

Nasıl pırıl pırıl bir zeka, nasıl bir has aydındı… Suçu çok, çok büyüktü; halkını sevmek, yurdunu sevmek ve doğru bildiğinden hiç ödün vermemek… Bu suç yetmez mi böyle bir insanı işkence altında çıldırtmak için…

 

          1950’lerden sonra Hasan Tanrıkut’un sesi Kıbrıs’tan geldi. Felsefe öğretmeni olarak Kıbrıs’a gitmiş, oradaki yönetime ters düşmüş, sınırdan dışarı atılmıştı. Bunları gazetelerde okumuştum.

                Hasan Tanrıkut, bir süre Avrupa kentlerinde dolaşmış, sonra yurda dönmüş… Ancak yurda döndükten sonra Sansaryan Hanına almışlar. Buradaki konukluğu çok uzun sürmüş… Çıktığında pek sağlam değilmiş… Hastanelerle evi arasında dayanılmaz bir sinir krizine yakalanmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir