Nazlı Kar

NAZLI KAR
Yazarı: Jun’ichiro Tanizaki
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Esin Esen
1. Baskı, Aralık 2015, İstanbul, 840 Sf

Esin Esen’in Japonca aslından çevirerek günümüze kazandırdığı Japon Edebiyatı’ndan bir eser. Genelde basımları tükenip basılmıyor ya da çevireni çıkmıyor nedense Japon eserlerinin. Girizgâh bölümünde Esin Esen’in romanı çeviriye hazırladığı sürecin detaylandırması mevcut.

Kitabın adını görünce karlı bir eser bekledim. Ama öyle çıkmadı. Kiraz çiçeklerinin baharda dökülmesine, Japon şiirindeki söz sanatıyla bağdaştırılarak kar anlamı yükletilmiş.

Kitabın konusuna gelince; dört kız kardeşin hayatı anlatılıyor. Bu dört hayat odak hâline gelirken mevsimsel geçişlerin ve zaman kavramının vurgusu da göz ardı edilmiyor. Japon Edebiyatı’nın sanatsal değerlerinin(Özellikle resim sanatı, tiyatro, müzik, dans çok fazla işleniyor. Bu alanlardaki usta sanatçıların tarzlarından falan da detaylıca bahsediliyor. Tablo isimlerine kadar üstelik. Tam bir detay örgüsü eser.) yanı sıra Japonya’nın ananeleri de işleniyor. Ananelerin insan davranışları üzerindeki etkilerinden çokça duruluyor. Kitaba genel hattıyla ”Kadın Roman”ı demek yanlış olmaz.

Okumaya devam et

Dalgaların Sesi

DALGALARIN SESİ
Yazar: Yukio Mişima
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Zeyyat Selimoğlu
Japonca Aslıyla Karşılaştıran: Çiğdem Atasayar
1.Baskı, Kasım 2014, İstanbul, 174 Sf

Şinji, balıkçıların yanında çalışan, işini zevkle yapan fakir bir ailenin çocuğudur. Deniz onun için kafasını yaşamın buhranlarından uzaklaştıran ayrı bir dünyadır. Balıkçı gençlerle aralarında kurdukları bir topluluk var buna da Gençler Birliği demişler. İlk okuyuşta futbol takımı akla geliyor elbette. Hikâyenin tüm ciddiyeti koptu bende orada. Şey gibi olmuş burası biraz: Çevirmen Japonların kendine özgü yerel tabirini çevirememiş de bize uyarlamış gibi. Aşırı yerelleştirmenin gazabına uğrayan çeviriler oluyor böyle. Neyse sonra ciddiyetimi toparlayıp devam ediyorum. Gençler Birliği toplantıları genelde geceleri yapılıyor. Bu da balıkçı gençlerin tek eğlencesi bir nevi. Şinji hep aynı köşeye kurulur dizini karnına çeker ve dedikodulara kulak kabartmakla yetinir. Toplantıyı yürüten Yasuo adındaki zengin bebesi olur. Her şeyin başı Yasuo. Babasının nüfuzlu oluşuna ve zengin oluşuna güvenerek tüm idareyi kendi elinde toplar ve işlerden kaytarır. Kimse de babasına olan minnet ve saygıdan ötürü laf söz edemez ona. Ekmek elden su gölden yaşar, ona buna sataşır, birilerinin göz diktiği kıza musallat olur. Bir fosforlu saati var ya her kızı tavlama hakkı ondadır kendince. İşi gücü aylaklık ve alaycılık. İnsanlar hakkında dedikodu yayan, kendisine yüz vermeyen kızların gazozuna ilaç atan kaba tabirle Yeşilçam’ın kötüsü diyebiliriz. Gün gelir Şinji’nin ve Yasuo’nun alışılagelmiş yaşantısına Hatsue adında bir kız müdahil olur. Hatsue, güzelliğiyle nam salmış körpecik bir genç kız. Yasuo’nun fiziksel olarak, Şinji’nin ise kalbî olarak yanaştığı bir kız. Bu ilişki tablosunda Şinji’ye masum duygular besleyen Çiyoko adında, kendini güzel bulmayan, yüzünün çirkinliğini babasından aldığını düşünüp kendiyle barışık olmayan ama yine de yüreğini Şinji’den alamayan bir zavallı daha var.
Balıkçıların yaşam mücadelesini konu alan kitaba ergenlerin sevgi pıtırcıklarını bulaştırarak iyi etmemiş yazar. Böylesine deniz kokulu hikâyeye sevmek, sevişmek eylemlerini sokunca tüm büyüsü bozulmuş kitabın. Yeni yeni boy atmış gençlerin cinsel dürtülerini âşk diye kitaba sokarak sanki o kitap gereken ilgiyi görmeyecekmiş gibi bir algıya mı tutuldu nedir? Yukio Mişima da diğer Japon yazarlar gibi çıplak vücut tasvirlerini şairane betimleyen yazarlardan biri lakin bu kitabında o kadar sığ kalmış ki yetişkin hikâyesi olsaydı belki kalemini daha güçlü konuşturabilirdi. Tek belirgin olanı memeler üzerine yaptığı betimlemesi.

Okumaya devam et

Cebi Delik

CEBİ DELİK
YAZAR: Paul Auster
YAYINEVİ: Can Yayınları
ÇEVİRİ: Seçkin Selvi
ÖZGÜN ADI: Hand To Mouth
6. Baskı, Nisan 2015, İstanbul, 136 Sf.

”Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir ”meslek seçimi” değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince ömrünün sonuna kadar uzun, çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir.” Ta ilk paragrafın içindeki bu alıntının üzerimde oluşturduğu uzun soluklu etkiyi tarif edemem. Bir hayaliniz var; yazar olmak. Lakin yazarlığın size uzun vadede bir getirisinin olmayacağının da farkındasınız. Ya çifte yaşam sürmeyi kabul edeceksiniz ya da kemeri sıkıp artık kemerde açacak delik kalmayana kadar yazdıklarınızı kıymetlendirecek bir arayışın peşinde koşacaksınız.

Paul Auster, yazar olma sürecindeki mücadelesini konu ediniyor bu eserinde. Bizim bir çırpıda yazdıklarını okuduğumuz, puanladığımız beğendim beğenmedim diye kestirip attığımız bir yazarın otobiyografisinin şu 100 küsur sayfaya nasıl sığdığını göreceksiniz. Sığar elbet. Cebi delik çünkü, yukarıdan atıyorsunuz aşağıdan düşüyor. Bir eserin oluşum sürecini en talihsiz hâlleriyle; ”Elimi attığım her şeyin kuruduğu bir dönem.” diye nitelendirdiği hâlleriyle görüyoruz. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyor. Ailesiyle işler karışık, işin içine gönül meselesi de girince iyice nefes aldığı alan daralıyor. Karşılaştığı yenilgilerle insan nereye kadar başa çıkabilir, ya da sonucunu öngördüğü bir hayali nereye kadar sürdürebilir? ”Sonuna kadar.” diye cevap veriyor Paul Auster. ”İlle de şuyum buyum eksik olmasın diye bir derdim yoktu, yoksulluktan da korkmuyordum. Tek istediğim, becerebileceğime inandığım işi yapma fırsatını yakalamaktı.” Diyor başka alıntısında. Bu düşünceyle çıkıyor yola. Lakin paranın kuvveti onu her seferinde yere seriyor. Defalarca kez yazdıkları kabul görmüyor. Parasız kalıyor. İstemediği tonlarca geçici işler yapıyor. Kıt kanaat geçinmesine yeterli olandan fazlasında gözü olmadığı için ona göre hesabını yaparak adım adım ilerlemeye devam ediyor. ”Artık kitaplardan söz etmek değil kitapları yazmak istiyorum.” Diyor diğer alıntısında ve bu âşkla yanıp tutuştuğunu gösteriyor. Bir yazarın yazar olma sürecindeki yenilgilerini, yitiklerini okudukça insan okuduğu üç beş sayfanın altında eziliveriyor. Bu kadar zorluğun, bu kadar çaresizliğin, bu kadar yenilginin içinde tek başına dirilerek yazmış; dirilişinde elinden tutan hiç kimsesi olmamış diyorsun. Bunları yalın ve etkili bir anlatımla aktarıyor. Lakin kapsamlı ve derin tahliller de yaptırıyor insana. Seni bir şekilde yaşantısına dahil ediyor. Sadece yazmakla ve yazdığını kabul ettirme mücadelesiyle bitmiyor yazarlık. Zamana da karşı mücadele vermek icap ediyor.

Okumaya devam et

Yalnızız – Peyami Safa

Peyami Safa’dan okuduğum ikici kitaptı. 5 -6 Sezonluk bir diziye başlarsın da ilk sezonunda bir cacık olmadığı için sıkılırsın ya o diziden. Bende de aynen öyle oldu. İlk 100 sayfasında beni kitaba bağlayan bir şey olmadı. Sonra kendini zorlarsın dizinin ikinci sezonunu da izlersin “hah işte tamam dizi şimdi başlıyor” dersin. İşte bu kitapta da aynen böyle oldu.

Besim’in yemekler üzerine yaptığı efsane diyaloglarda kendimi buldum resmen 🙂

Bir ülke düşler Peyami Safa, adını Simeranya koyar. Mutlu insanların yaşadığı, bedenlerin ve zihinlerin köleleştirilemediği bir ülkedir bu. Yaşadığı dönemin karmaşaları, çarpıklığı ve yalanlarından kaçmak için bir sığınaktır aslında Simeranya. Ütopik dünyadan uzaklaştığımızda romanda kişi analizleri ve psikolojik tahlillerin yoğunluğu göze çarpmaktadır. Toplumun ahlak kurallarının kabullenemeyeceği bir şüphe ile okuyucusunu soru işaretleriyle serüvene başlatan Safa, roman kahramanı Samim’in aşkı, Meral’in Paris sevdası, yalanları, zaafları ve bunların derinlemesine irdelenmesi ile devam ediyor.
Anlatımın ve duygu aktarımının çok güçlü olduğu kitapta yapılan aşk tanımı da çok derindir.

Okumaya devam et

Andy Weir – Marslı

Konuya önce şuradan gireyim dedim. Adam Mars’ta ölmemek için patates yetiştiriyor ki elinde yetiştirmek için sadece patates var çünkü. Biz patatesi başka ülkelerden alıyoruz. Mars’ta harbiden patates yetişse neredeyse oradan da alacağız. Bir Mark Watney kadar olamadık, kendi ülkemizde kendimize yetecek kadar mahsul yetiştiremedik. Bence bu kitabı Tarım ve Orman Bakanlığında görevli herkesin okuması lazım.
Okumaya devam et

Şimşek – Peyami Safa

“Hiç kimse bir Şimşek aydınlığı gördükçe Pervin’in niçin haykırdığını, niçin saçını başını yolduğunu, kendini yerlere attığını, niçin kafasını taşlara vurduğunu, niçin tepindiğini, anlamıyor, çünkü bu anda hastanın gözleri önüne gelen manzarayı bilmiyor, bu onlar için ebedi meçhuldür, bunu yalnız biz yani bu kitabı okuyanlar, bu hileyi en yakından, bu hileyi içinden seyredenler, bunu yalnız biz yanı bu kitabı okuyanlar biliyoruz.” Kitabın arka sayfasından böyle yazıyor. Gerçekten de kitabı okumayan Pervin’in neden, niye böyle davrandığını bilemeyecektir. Öğrenmeniz için bence bir an önce okumalısınız.

Okumaya devam et