Vahşetin Çağrısı – Jack London

IMG-20150913-WA0003

Kitap Adı: Vahşetin Çağrısı
Yazar: Jack London
Çevirmen: Levent Cinemre
Yayın: Türkiye İş Bankası Yayınları
Sayfa: 112

Jack London hakkında kısaca bahsetmek gerekirse.
Asıl adı John Griffith London olan Jack London 1876’da San Francisco’da doğdu. Annesi Amerikalı, babası ise İrlanda’lı bir serseriydi. Düzensiz bir öğrenim gördü. Bir yıl koleje, bir yıl da California Üniversitesi’ne devam etti.
Denemediği iş kalmadı. En büyük tutkusu açık denizler ve uzun yollardı. Vahşetin Çağırışı ile üne kavuştu. 22 Kasım 1916’da intihar etti.
Kendi yaşamından kaynaklanan olağanüstü serüvenlerle dolu yapıtlarıyla ABD’nin ve dünyanın en önemli yazarlarından biri olan, ülkemizde de birçok yapıtı yayımlanan ve çok tanınan yazardır. Daha fazlası için TIKLA

Cnn Türk kanalında Para Dedektifi programını sunan Cem Seymen’i elimden geldiğince izlerim. Çok güzel bir program sunuyor herkesin de izlemesini tavsiye ederim. Yine onun bir programında programın sonunda Jack London’unu okuyun Yaşar Kemal’i okuyun sözünden yola çıkarak Jack London’un en popüler hatta filmi de olan Vahşetin Çağrısı olan kitabını alıp okudum. Kitap gerçekten bizi başka dünyalara götürüyor. Hayal dünyamızı ufkumuzu açıyor sizlerinde okumanızı tavsiye ederim. Kısa kitaptan bahsetmek gerekirse:

“Acımak, merhamet etmek, zayıflıktı. Vahşi hayatta merhamet diye bir şey yoktu. Merhamet, korku sanılırdı ve bu yanlış anlama, ölüm getirirdi. Ya sen öldürürsün ya da seni öldürürler, ya sen yersin ya da seni yerler; yasa buydu ve zamanın derinliklerinden gelen bu buyruğa uydu Buck.”

Bir köpeğin gözünden dünyayı izlemek ve hayata dair çokça mesajlar alabilirsiniz.
İşte bir kısmını alıntıladığım bu muhteşem kitabı kesinlikle okumanızı öneririm, aynı şekilde çocuklarınıza da okutabilirsiniz. Hayal güçlerinin gelişimi için çok faydalı olacaktır. Çünkü Jack London’ın anlatımı tek kelimeyle muhteşem ve bütün Kuzey Toprakları’nı sanki siz de geziyorsunuz Buck ile birlikte. Kitabın kısaca konusu şöyle: Güney Topraklarında ve medeni dünyada bir evde yaşayan kendi halinde bir köpek iken, bir oyun sonucu tuzağa düşürülüp Kuzey’in o soğuk topraklarına gönderilen Buck’ın içindeki vahşi doğasının ortaya çıkışına ve geçirdiği evrime tanık olacaksınız. Alaska’da gittiği yerler ve her seferinde değişen sahipleriyle başına gelen maceraların destansı anlatımında duygulanacaksınız.

Jack London bir köpeğin dünyasına girip onu o kadar güzel anlatmış ki eğer sizde bir hayvan sever veya köpek besliyorsanız mutlaka bu kitabı okumalısınız.

Son olarak kitaptan bir kaç alıntı yaparak sonlandırıyorum.

Adam, mey­ha­ne­ci­nin ka­fes­le için­de­ki­nin gön­de­ril­di­­ği­ni bil­di­ren mek­tu­bu­nu oku­yup, ken­di ken­di­ne, “Buck diye ça­ğı­rı­lın­ca gelir,” di­ye tek­rar­la­dı.“Evet, oğ­lum Buck,” dost­ça bir ses­le de­vam et­ti: “Şöy­le ufak­tan hır­laş­tık. Şimdi en iyi­si bü­tün olan­la­rı unut­mak. Bun­dan böy­le sen sen ol, ye­ri­ni öğ­ren, ben de ken­di­min­ki­ni bi­li­yo­rum. Akıl­lı us­lu bir kö­pek olur­san her şey dü­ze­lir, iş­ler yo­lun­da gi­der.
Yok eğer kö­tü bir kö­pek olur­san, da­yak­tan ca­nı­nı çı­ka­rı­rım. An­la­dın mı?”­
Ko­nu­şur­ken, az ön­ce ala­bil­di­ği­ne gad­dar­ca vur­du­ğu ka­fa­yı kor­ku­suz­ca ok­şu­yor­du. Elin do­ku­nu­şuy­la is­ter iste­mez tüy­le­ri­nin di­ken di­ken ol­ma­sı­na kar­şın, Buck buna ses çı­kar­ma­dan da­yan­dı. Adam su ge­tir­di­ği za­man, bü­yük bir is­tek­le iç­ti, son­ra da ada­mın elin­den lok­ma lok­ma doğ­ran­mış, ko­ca bir par­ça çiğ eti çiğ­ne­me­den yuta­rak ye­di.

Dö­vül­müş­tü (bi­li­yor­du bu­nu); ama ye­nil­me­miş­ti. Öm­rün­de ilk ve son ola­rak eli so­pa­lı bir ada­ma kar­şı elinden hiç­bir şey gel­me­di­ği­ni gör­müş, öğ­re­ne­ce­ği­ni öğ­renmiş­ti. Ve bun­dan böy­le bü­tün ha­ya­tı bo­yun­ca bu­nu hiç unut­ma­dı. So­pa, o gü­ne ka­dar giz­li kal­mış bir şe­yi or­ta­ya çı­kar­mış­tı; or­man ya­sa­sı­nın ege­men­li­ğiy­le ta­nış­ma­sıy­dı bu; üs­te­lik ta­nış­ma­nın an­cak ya­rı­sıy­dı gör­dü­ğü.
Ya­şa­mında­ki ger­çek­ler gi­de­rek da­ha da sert bir gö­rü­nüş al­dı ve Buck bu sert gö­rü­nü­şe, hiç yıl­ma­dan, do­ğa­sın­da ye­ni yeni uya­nan, o gü­ne dek giz­li kal­mış bir us­ta­lık­la gö­ğüs ger­di.

 

Bakışı Buck’ın üzerine takılan adam, gözleri parlayarak, “Aman Tanrım!” diye haykırdı. “Şu Allahın belası güzel köpek! Ha? Kaça?”
“Üç yüz, hem de büyük kelepir,” diye duraksamadan cevap verdi kırmızı kazaklı adam.
“Devletin kesesinden vereceğine göre, itiraz etmezsin zaten, ha Perrault?”
Perrault sırıttı. Beklenmedik orandaki istek artışı karşısında köpek fiyatlarının göklere fırladığı düşünülürse, böylesine mükemmel bir hayvan için istenilen para, hiç de çok sayılmazdı.
Bundan ne Kanada hükümeti zarar ederdi ne de kuryeler daha yavaş yolculuk etmek
zorunda kalırdı. Perrault köpekten anlardı, Buck’a bakar bakmaz, onun binde bir rastlanılan köpeklerden olduğunu anlamıştı.
“Binde değil on binde bir gelir böylesi,” diye geçirdi içinden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir